Tuhaf Bir Diyalog
Güneşin gözalıcı ışıltısının neşeyle içeri süzüldüğü, tüm coşkusuyla baharı müjdeleyen pırıl pırıl bir Nisan günüydü. Terasa bakan camlar ardına kadar açılmış, bütün masalar dolu olmasına rağmen içerisi ferah ve havadar görünüyordu. Gölün karşı kıyısından yükselen heybetli Alp Dağları mağrur ve dik duruşları ile insanda güven hissi yaratırken, Zürih Gölü’nün nazlı maviliği mekana belli belirsiz bir serinlik katıyordu. Garsonlar göz alan beyazlıktaki gömlekleri ile zarif bir çeviklikle masaların arasında uçarcasına gidip geliyorlar, abartısız şıklıktaki kadınlarla, ciddi ifadeli erkekler alçak sesle sohbet ediyorlardı. Restoranda, bütünüyle her şey, olması gerektiği gibi yerinde ve dozundaydı. Mutfaktan gelen yemek kokuları birbirine karışıp insanın içini bulandırmıyor, fondaki müzik tatlı tatlı fısıldıyor, sohbetlerdeki ses tonu belli bir seviyeyi aşmıyor, kahkahalar ise kulağa son derece kontrollü geliyordu. Ortamın bu ölçülü ve ferah havası içinde müşterilere tek düşen adeta kendilerini, sohbetin ve yemeklerin keyfine bırakmak ve dışarda akan yaşamı unutmak gibi duruyordu.
Cam kenarındaki masalardan birinde sohbete dalmış olan iki erkekten esmer ve yapılı olanı, kibar garsonun önüne koyduğu tabaktaki beyaz kuşkonmaza gülümseyerek baktı. “Bu adamların bu sade görüntülerinin altında yatan sofistikeliğe bayılıyorum. Şu kuşkonmazın nasıl sunulduğuna bak mesela, üzerindeki bir tutam hollandez sos ve yanındaki minik patatesler ile şu zarif oval tabakta ne kadar basit ama bir o kadar da klas görünüyor!” dedi ve arkadaşına bakıp gülümsedi. O sırada bölgenin gururu Räuschling şarabından bir yudum alan arkadaşı “Sana tabağı boş getirseler sunum çok minimal ve stil diye öveceksin neredeyse!” diye takıldı ona. Ne zaman buluşsalar aralarında böyle tatlı atışmalar başlardı. Üç yıl önce bir arkadaş toplantısında tanıştıklarında Tuğrul eşiyle İsviçre’ye geleli bir yıl olmuştu. Pek de aklında yokken İstanbul’da çalıştığı şirketten Zürih’teki şubede açılan bir görev için teklif almış ve eşiyle hızlıca değerlendirdikten sonra birkaç yıl İsviçre’de yaşamanın hiç de fena olmayacağını düşünmüşlerdi. Kendilerine en fazla üç yıl süre verirken hiç anlamadan dört yıl geçmişti bile. İşi yoğun ama hem içerik, hem de ücret açısından tatminkardı. Şimdilik daha birkaç yıl burada devam edebilirler gibi görünüyordu. Eren, tanıştıklarında henüz İsviçre’ye yeni yerleşmiş, Zürih’in finans dünyasına alışmaya çalışıyordu. Zeki, gözlerinden ateş fışkıran bu genç adamda insanları etkileyen bir tavır vardı. Siyah gür saçlarını bilerek kısa kestirmiyor, özenle şekil verilmiş gür saçlı erkeklere has özgüvenini dışarıya yansıtmaktan çekinmiyordu. “Ne kadar özgüvenli durursan insanlar sana o kadar saygı gösterir” demişti bir keresinde Tuğrul’a kendinden emin şekilde. Dışarıdan nasıl göründüğüne önem veren adamlardandı Eren. “İmaj her şeydir” derdi hep. Finans sektöründe tutunup iyi kazanmaya başladığından beri bu görüşü daha da önem kazanmıştı. Zürih’in pahalı mağazalarından giyinmeyi pek seviyordu. Çok çalışıp çok kazandığından kimse bu konuda eleştiremezdi onu. “Genç ve sağlıklıyken, elin para tutarken kazanmaya ve kaliteli yaşamaya bakmalı”. Bu onun en sık kullandığı cümlelerden biriydi. Tuğrul bazen onun İsviçre gibi gösteriş konusunda bağırmayı sevmeyen bir ülkede değil, örneğin İtalya gibi “fare una bella figura”* konusuna oldukça kafa yoran, görüntüye çok önem veren bir ülkede yaşaması gerektiğini düşünürdü.
*İyi bir izlenim bırakmak
Hemen yan masalarındaki kalabalık bir kadın grubundan gülüşmeler gelmeye başladı. Kaliteli servis yapabilmek icin birbirleriyle yarışan garsonlar masalardaki zarif kristal kadehleri ustalıkla teker teker dolduruyor, müşterileri memnun etmek için sürekli gülümsemeyi ihmal etmiyorlardı.
Eren, kadın grubuna şöyle bir göz atıp bakışlarını Tuğrul’a çevirdi:
“Bak şimdi, şu gruba bakıyorum da… hepsinin konforu yerinde, belli ki bir dernek veya klüp üyeleri. Masada konuşulan dil İngilizce olduğuna göre uluslararası bir grup olmalı. Bana öyle geliyor ki her gün görüşen bir grup da değil, zaman zaman bir araya geliyorlar. Ne kadar da mutlu ve tasasız görünüyorlar. Kıyafetlerine ve aksesuarlarına bakılırsa konforları da yerinde, maddi açıdan sorunları yok. Çoğu çalışmıyor ve iyi kazanan eşleri sayesinde böyle yaşıyor olmalılar. Zaten bu ülkede kimin maddi açıdan derdi var ki!”
“Gözünün gördüğü görüntüye fazla prim vermiyor musun? Belki de sandığın gibi değildir. Belki tahminlerinin çoğu yanlıştır”
“Hadi canım, söylediklerimin kaçı yanlış olabilir ki? Buraya öğlen yemeğine geldiklerine göre maddi durumları iyi. Hafta içi bu saatte böyle uzun uzun sohbet ve şarap eşliğinde yemek yiyorlarsa çalışmıyorlar veya çok rahat işlerde çalışıyorlar demektir. Ayrıca konuşurken birbirlerine nasıl kibar kibar gülümsediklerine biraz dikkatli bakarsan her gün görüşen çok yakın arkadaş olmadıkları da aşikar.”
“Eren, seninle gerçekten başetmek zor abi! Her durumu rasyonalize edecek bir açıklaman hep var. Ancak unutma ki biz de naçizane birer çalışan olarak hafta içi aynı yerde şarap eşliğinde sohbet ediyoruz” diyen Tuğrul, kadehini Eren’e doğru kaldırdı. “Haydi şarabımızın enfes tadına!”
Eren’in iyice keyfi yerine gelmişti. Şarabından yoğun bir yudum alıp camdan vuran güneşe yüzünü çevirdi ve heybetli Alplere doğru uzun uzun baktı. “Seviyorum ben bu ülkede yaşamayı Tuğrul” dedi. “İnsanların hayatta kalabilme değil, keyifli yaşama peşinde olması içimi açıyor. Adaletsizlik ve haksızlığın olmadığı, insanların birbirlerine kaba davranmadığı, herkesin sınırlarını bildiği ama aynı zamanda kendilerini ifade ederken de direkt olabildikleri bu disiplinli yaşama tarzını seviyorum. Bizim gibi duygusallığı ağır basan milletler rasyonelliğe burun kıvırıyor mesela. Birbirini kırmamak için kimse düşündüğünü açıkça söylemiyor, ancak sonra herkes birbirinin arkasından konuşuyor. Bir de çoğunlukta, hangi işi yaparsa yapsın, bir amatörlük var. Mesela şu garsonlara bir bak, işlerini nasıl bir profesyonellikle yapıyorlar. Hem ciddi, hem güleryüzlüler. Müşteriyi nasıl iyi hissettireceklerini biliyorlar. Sundukları yemekler belki dünyanın en lezzetli yemekleri değil, bu ülkenin lezzetli mutfağıyla meşhur olmadığı kimseye sır değil ama kullanılan her malzemenin ve yapılan sunumların belli bir kalitede olması insana müthiş bir güven vermiyor mu? Şahsen ben iyi hissediyorum müşteriye böyle davranılan yerlerde. Ödediğin paranın hakkını veriyorlar diye düşünüyorum”.
“Genel olarak haklısın ama ben bizim ülkemizde alıştığımız samimiyeti özlüyorum. Garsonların doğal davrandığı, bazen müşterilerle hoş bir sohbete girdiği yerleri de arıyorum. Bilmem, belki benim ruhumda var bir amatörlük” deyip neşeli bir kahkaha patlattı. Eren de arkadaşının bu mütevazi ve doğal tepkisini beğenmişti. Tuğrul’un kendisiyle ilgili bu cümlesi, bir bakıma kendisinin farkını teyid edip, hakkını verdiğini hissettirmişti ona. Keyfi iyice yerine geldi. Kuşkonmazından bir parça daha kesip, iyice sosa batırarak iştahla yedi.
Nasıl geçtiğini anlamadıkları sohbetleri akıp saat 14:00’ü gösterdiğinde Tuğrul ani bir tepkiyle saatine bakıp kalkması gerektiğini söyledi. O gün evden çalışıyordu ama 14:30’da bilgisayardan bağlanacağı bir toplantısı vardı ve eve varması onbeş, yirmi dakikayı alırdı. Eren, o gün Cuma olduğundan ve toplantısı da olmadığı için biraz daha kalacağını ve bir kahve eşliğinde restoranın lezzetli dondurmalı kuplarından birini denemek istediğini söyledi. Tuğrul hesaptan payına düşeni Eren’e bıraktıktan sonra arkadaşının elini sıkıp hızlı adımlarla restoranın kapısına doğru yöneldi.
Eren onun arkasından gülümseyerek baktı. Cam kenarından geçerken el sallayıp işaret parmağıyla da alnına bir selam işareti çakmayı ihmal etmedi. Rahat hissediyordu Tuğrul’la beraberken. Diğer arkadaşlarında görmediği bir “Eren’in hakkını verme ve onunla yarışa girmeme” hali vardı Tuğrul’un. Bu, Eren’e kendini iyi hissettiriyor, başkalarıyla olduğu gibi sürekli kendini ispat etme veya tartışma çabasına girmek zorunda hissetmiyordu. Bu hafiflikti belki de arkadaşlıklarını güzel yapan. Bazen onu fazla hassas bulsa da, duygusallığını eleştirse de seviyordu Tuğrul’u. “İnsanlara karşı çok hassas ve ince düşünceli olmamak lazım” derdi Tuğrul’a. “Sonra sana saygıları kalmıyor, tepene çıkıyorlar.”
Tuğrul her seferinde karşı çıkardı onun bu düşüncesine. “İnsanı insan yapan karşısındakinin tepkisine göre değil, içinden geldiği gibi, doğruya olan inancına göre davranmak” derdi böyle anlarda. “Duyarlılık hayattaki en önemli konulardan biri bence. Hangi konumda, hangi durumda olursan ol. Duyarlı bakışını kaybedersen, gözlerin görmez olur. Hem bu hayatta gördüğümüzü sandığımız hiçbir şey aslında göründüğü gibi de olmayabilir. Onun için asıl değerli olan bence görünenin ötesini anlamaya çalışmak”.
Tuğrul böyle konuşmaya başlayınca Eren hemen ona takılmaya girişirdi. Onun gibi akılcı bir adamı bu tarz klişe düşünceler biraz sıkıyordu doğrusu. Mesela Tuğrul ne kadar ülkesini özlüyorsa, Eren de o kadar iyi hissediyordu burada. “Duyarlılık ve disiplin birbirini öldürür” diyordu. “Bir milleti medeni yapan şey disiplindir. İnsanlara karşı fazla duyarlılık insanları cansızlaştırır, eyleme geçemez hale getirir”.
Yan masadaki kalabalık grupta bir hareketlenme olduğunda daldığı düşüncelerden sıyrıldı. Kalabalık gruptan bazıları kalkmış, uzun masa boşalmaya başlamıştı. İleride, barın olduğu bölümde toplanmış bir grup kadını görünce, gitmek üzere kalkmış olanların tek tek gidip hesabı ödediklerini anladı. Hoşuna gitti bu görüntü. Herkes rahat bir şekilde ne yediyse onu ödüyor, kimsenin hakkı yenmiyordu. “İşte rasyonel düşüncenin ve adalet anlayışının sırrı” diye düşündü. “Kimse kimseye hak geçirmiyor, kimsenin böyle bir beklentisi veya ayıp olur derdi de yok. Zaten herkesin cebinde parası fazlasıyla var” diye düşündüğünde ise kendi kendine gülümsedi. Şimdi Tuğrul yanında olsaydı ona ne diyeceğini çok iyi biliyordu.
Masada son dört kadın kaldığında garsonun masaya yanlarına geldiğini ve hararetle aralarında bir şeyler konuştuklarını duydu. Uzun ve biraz hüzünlü bir yüzü, ince dudakları olan orta yaşlı kadın derdini anlatamamanın verdiği bir hayal kırıklığı ifadesiyle garsonla hızlı hızlı konuşuyordu. Çapraz masada bir başka garson servis ettiği tatlıyı masadakilere tanıttığı için kadının ne dediğini tam duyamamıştı. Merakla dikkat kesildi. Son bir buçuk saattir aynı masaya güleryüzü ile servis yapan kibar garsonun ifadesi değişmişti. Sanki o nazik genç adam gitmiş, yerine soğuk bakışlı bambaşka biri gelmişti. Uzun, hüzünlü yüzü olan kadın bir şeye çok öfkelenmişti ama kendini kontrol ediyor gibi görünüyordu. O ikisi konuşurken masadaki diğer üç kadın da şaşkınlıkla hem onları seyrediyor, hem de aralarında konuşuyorlardı.
Çapraz masadaki garson, tatlıların servisini tamamlayıp gittiğinde Eren, kadınların masasına dikkat kesildi. Şimdi tüm konuşmaları rahatlıkla duyabiliyordu:
“Nedir tam olarak sorun, siz anladınız mı” diye sordu uzun siyah saçları, yumuşak bakışları olan kadın yanındaki diğer ikisine.
İki kadından ufak tefek olan “Sanırım garson fazla ödemesini istiyor ama ben de tam anlayamadım” dedi.
Bunu duyan yumuşak bakışlı kadın şaşkınlıkla diğer iki kadına baktı. Hiçbir şey anlamamıştı. Hemen ardından garsona sürekli olarak aynı cümleleri tekrarlamaktan yorulmuş görünen uzun yüzlü kadına dönüp ne olduğunu sordu.
Sonunda kendine taraf olan birinin çıktığını düşünüp yüzünde belli belirsiz bir rahatlama ifadesi seçilen kadın, telaşla dönüp yumuşak bakışlı kadına durumu anlatmaya başladı:
“Garson benden yemediğim yemeğin ücretini ödememi istiyor. Ben küçük boy kuşkonmaz yedim. Dediğine göre grupta aynı yemeği ısmarlayanlardan iki kişi hariç diğer herkes büyük boy yemiş. Ödeme yapanların içinde de iki kişi zaten küçük porsiyon yediğini söylemiş. Kalanların hepsi büyük porsiyon yedi olarak göründüğü için benden de büyük boy ödemesi istiyor!”
Eren dikkatle dinlediği bu açıklamaya şaşırmıştı. Kadının yüzündeki kızgınlık ve çaresizliği görünce iyice dikkat kesilip bu tuhaf tartışmanın nasıl devam edeceğini izlemeye başladı.
Yumuşak bakışlı kadın kararlı bir ifadeyle “Neden yemediğin bir şeyi ödeyeceksin ki, tabi ki küçük porsiyon yediysen onu ödemen lazım” diyerek kadının yanında olduğunu gösterdi.
Mağdur, bu destekle iyice rahatlamıştı, artık tamamen yumuşak bakışlı kadına dönüp onunla konuşuyordu.
O esnada garson ise, dediğinden ödün vermeden masadaki diğer kadınların ödemelerini de alarak devam etme hedefindeydi. O kadar sinirli ve soğuk görünüyordu ki artık uzun yüzlü kadına sanki bir suç işlemişçesine bakmıyordu bile. Yumuşak bakışlı kadın diğerine destek olmayı sürdürerek garsona döndü ve neden müşterinin yemediği bir şeyi ödemesini istediğini sordu. Garson kendinden çok emin ve kesin konuşuyordu:
“Elimdeki hesaba göre grupta sadece iki küçük porsiyon kuşkonmaz sipariş edildi ve onlar da ödendi hanımefendi. Ben de işimi yapıyorum. Kalanların büyük porsiyon ödemesi gerekiyor, bu konuda benim de yapabileceğim bir şey yok” dedi.
Tuhaf bir durumdu gerçekten. Eren, bir restoranda daha önce hiç böyle bir olaya tanık olmadığını düşündü masaya gelen kahveden bir yudum alırken. İstanbul’daki bir mekanda olsa masaya gidip müdahil bile olabilirdi duruma belki ama burada kibarca konunun onu ilgilendirmediğini söylerlerdi. Oturduğu yerden sessizce izlemeye devam etti.
O sırada gerçekleşen gelişme daha da şaşırtıcıydı. Ufak tefek kadın küçük porsiyon için ödeme yapanlardan birinin kendisi olduğunu, tuvalete gitmek için kalktığında ödemeyi yaptığını, hatta yemeden önce tabağın görüntüsünü beğenip fotoğrafını da çektiği için gösterebileceğini söyledi. Bunu der demez cep telefonunda fotoğrafı aramaya başladı. Garson ise bana mısın demiyordu. Tüm ciddiliğiyle kendini tutmasa, oldukça sinirlenme potansiyeli olan ancak otokontrol mekanizmasını devreye sokmayı başarmış birinin edasıyla bekliyordu.
Telefondan beklenen kanıt belgesi kimseyi tatmin etmedi çünkü belli ki çok yakın açıdan ve yandan çekilen tabakta kaç kuşkonmaz olduğu görünmüyordu. Bunun üzerine ufak tefek kadının uzun yüzlü kadına gülerek “Benim için ne kadarsa farketmez, ben sana aradaki farkı ödeyeyim, bitirelim bu işi” anlamına gelen bir şeyler dediğini duydu Eren. Uzun yüzlü mağdurun yüzünden daha önceki öfkeye ek olarak belli belirsiz bir sıkılmayla karışık utanma ifadesi geçti. Cevap vermedi diğer kadına. Belli ki bütün bu olan biten onu oldukça rahatsız etmişti. Belki de rencide olduğunu hissediyor, arkadaşından aradaki farkı almaya da gururu müsade etmiyordu.
Ufak tefek kadının oldukça rahat ve konuyu çok hafife almış bir hali vardı. Bir yandan gülüyor, bir yandan da garsona sürekli bir şeyler söylüyordu. Belli ki kendince ortamı yumuşatmaya çalışıyor, “Bu hayatta hiçbir şeyi fazla takmamak lazım” diye bağıran tarzıyla garsonun gerginliğini azaltıp işi çözmeye çalışırken, arkadaşının ne kadar rencide olduğunu görmüyordu bile.
O anda garsonla kadının aynı safta olduğunu hissettiren uyumlarını farkeden uzun yüzlü kadın, kendini daha da kötü hissederek az önce destek gördüğü yumuşak bakışlı kadına döndü ve:
“Üzgünüm ama ben dul bir kadınım ve hiç kolay geçinemiyorum. Yemediğim ve daha pahalı olan bir yemeği ödeyecek durumda değilim” diye açıkladı.
Bunları söylerken kadının sesi titriyordu ve Eren, oturduğu yerden gözlerinin neredeyse dolmak üzere olduğunu farkedebiliyordu. Sakin kalmak için kendini kontrol ettiği her halinden belli oluyordu. Yumuşak bakışlı kadın tekrar ondan yana olduğunu gösteren bir ifadeyle “Elbette, çok haklısın” dedi. O esnada ufak tefek kadınla itilaf içinde olduğu anlaşılan garson belli ki olayın çözüldüğünü düşünüp rahatlamış, uzun yüzlü kadına dönerek onun ödemesini tamamlamaya koyulmuştu. Eren’in anlayabildiği kadarıyla uzun yüzlü kadının hakkını savunma çabası onun leyhine son bulmuştu. Kadın kredi kartını çantasına geri koyarak, masadaki diğer kadınlarla telaşlı bir şekilde vedalaştıktan sonra hızlı adımlarla restorandan çıktı. O kapıdan çıkarken, biraz önce kalktığı masada garsonun diğer kadınlarla konuşmaları ve gülüşmeleri duyuldu.
Eren uzaktan tüm bu tuhaf sahneyi, mağdur kadının önce öfkelenen, sonra utançtan yerin dibine girecekmiş gibi görünen halini, ufak tefek kadının rahat tavırlarını ve garsonun önce buz gibi sertliğini, ardından ufak tefek kadının cesaretlendirmesi ile gülmeye başlamasını tüm detaylarıyla izlemişti. Bu güzel yemeğin ardından şimdi içine, sebebini anlayamadığı gereksiz ve anlamsız bir sıkıntı çökmüştü. Tuğrul’un yorumları geldi o sırada aklına :
“Belki de hiçbir şey sandığın gibi değildir”.
Kahvesinden bir yudum daha aldı, çoktan soğumuştu. Hesabı ödeyip çıkarken yan masada ufak tefek kadının bir yandan, muhtemelen farkı ödemek icin, garsona kredi kartını uzatırken bir yandan da “Haydi rahatla artık” demek isteyen bir ifadeyle adamın sırtını sıvazladığını gördü. Garson, rahatlamış görünüyor ve gülümsüyordu. Bu arada Eren, yumuşak bakışlı kadının garsona: “Müşteriye inanmamanız ve ısrar etmeniz doğru mu?” anlamına gelen bir şey sorduğunu duydu.
Garson ise yine kendinden emin ve buz gibi ifadesine geri dönerek:
“Ben de işimi yapıyorum hanımefendi” dedi.
Eren dışarı çıktığında yüzüne vuran güneşle rahatladı. Restoranın otoparkına giden ağaçlıklı dar yol yemyeşildi. Ağaçların güneşin yansımalarıyla ışıltı saçan dallarından coşkuyla cıvıldayan kuşların sesleri geliyordu. Biraz önceki kafasını meşgul eden düşüncelerden sıyrılmıştı bile. Arabasının anahtarını cebinden çıkarmaya çalışırken yan tarafta bir silüet görür gibi oldu. Dikkatli bakınca, bu kişinin uzun yüzlü kadın olduğunu hemen anladı. Kadın bir ağaca yaslanmış, gözlerinden sessizce akan yaşları silmeye çalışıyordu. Eren’le göz göze gelince endişeyle gözlerini kaçırdı ve telaşlı bir hareketle güneş gözlüğünü taktı. Hızlı adımlarla otoparka doğru yönelip gözden kayboldu.
Meltem Soǧuk Stropoli